Pazar 16 Ağustos 2026 - 13:36
Şiî ve Sünnî Perspektiften İmametin Konumu / Dârülilm Yaz Okulu, Nefr Ayetinin Bir Örneğidir

Havza / Bir görüş, imameti beşerî bir makam ve belirli bir döneme ait siyasî bir görev olarak görmektedir. Diğer görüş ise imametin ilahî bir makam olduğunu kabul etmektedir. Bu anlayışa göre imam, ilahî terbiye altında yetişmelidir.

Havza Haber Ajansı’nın Meşhed muhabirinin bildirdiğine göre Ayetullah el-Uzma Cafer Subhani, Mirza Cafer İlim Havzası’nda düzenlenen “Dârülilm” Yaz Okulu’nun öğrencileri için gerçekleştirilen dördüncü ilmî itikâfın açılış töreninde, Hz. Ali b. Musa er-Rıza’nın (a.s.) mübarek türbesinin yanında bulunma fırsatına değinerek şunları söyledi:

“Yüce Allah’ın gizli ve görünmeyen lütufları vardır. İlahi lütuflardan biri de bu yıl yine Hz. Ali b. Musa er-Rıza’nın huzuruna gelmeyi, burada dostlarla ilmi müzakerelerde bulunmayı nasip etmesidir. Biz bu nimetten dolayı Allah’a şükrediyoruz.”

Ayetullah el-Uzma Subhani, ‘Nefr Ayeti’ olarak bilinen şu ayete işaret etti:

"'Müminlerin hepsinin toptan savaşa çıkmaları gerekmez. Onlardan her topluluktan bir grubun, din konusunda derin bilgi sahibi olmak ve kavimleri kendilerine döndüklerinde onları uyarmak üzere sefere çıkmaları gerekmez mi? Umulur ki böylece sakınırlar.' (Tevbe suresi, 122)

Usûl ilmi (İslam hukuk metodolojisi) ortaya konulduğundan beri âlimler bu ayetle ‘haber-i vâhidin hüccet oluşuna’, yani tek bir raviden gelen güvenilir haberin dinî delil olarak kabul edilmesine delil getirmişlerdir.”

Ayetullah el-Uzma Subhani şöyle devam etti:

“Resâil ve Kifâye kitaplarını okumuş olanlar, bu ayetin hitabının Peygamber’e (s.a.a.) ve Peygamber’in sahabelerine yönelik olduğunu ve ayetin bağlamının sahabeler olduğunu söylerler. Öte yandan ayet cihadla ilgili olduğu için şu soru ortaya çıkmaktadır: Cihad hakkında nazil olmuş bir ayetten nasıl olur da haber-i vâhidin hüccet oluşuna delil getirilebilir?

Âlimlerin temel itirazı, ayetlerin bağlamını (siyakını) dikkate almalarıdır. Ayet, cihadla ilgili ayetlerin bağlamı içerisindedir. Eğer onu yalnızca bu çerçevede değerlendirirsek, bu ayetten ne haber-i vâhidin hüccet oluşu konusunda ne de ilim havzalarının gerekliliği konusunda yararlanabiliriz.

Ben bir rivayete dayanarak bu ayetin yalnızca cihadla ilgili olduğunu düşünmüyorum ve ayetin siyakını esas almıyorum. Belki bu ayet iki defa nazil olmuştur: Bir defa cihad ayetlerinin bağlamında, bir defa da bağımsız olarak. Nitekim bazı ayetlerin bağımsız olarak iki kez nazil olduğuna dair görüşler de bulunmaktadır.”

Ayetullah el-Uzma Subhani, bu ayetin yalnızca Peygamber’in sahabelerine yönelik olmadığını belirterek şöyle söyledi:

“Bu ayet, bütün çağlardaki Müslümanlara yöneliktir. Dünyanın farklı bölgelerine dağılmış olan bütün Müslümanların gelip ilim tahsil etmeleri mümkün değildir. Bir ilim merkezi bulunmalı; Müslümanlar arasından bir grup bu merkeze gelmeli, eğitim almalı ve daha sonra kendi bölgelerine dönerek öğrendiklerini insanlara aktarmalıdır.”

Ayetullah el-Uzma Subhani, ayetin toplumsal ve ilmî bir meseleye işaret ettiğini belirterek şöyle konuştu:

“Bütün insanlar talebe veya üniversite öğrencisi olamaz. İnsanların bir bölümü ilim merkezlerine gelmeli, eğitim almalı, daha sonra geri dönerek insanlara öğretmelidir. Aslında bizim şu an gerçekleştirdiğimiz toplantı da bu ayetin bir örneğidir.

İran’ı ele alırsak, Yezd’in batısından Sistan ve Beluçistan’ın doğusuna kadar her yerde insanların âlime ihtiyacı vardır. Ancak herkesin gelip ilim tahsil etmesi mümkün değildir. Ülkenin merkezi bir yerinde bir ilim merkezi bulunmalı; insanlar oraya gelmeli, eğitim almalı, daha sonra bölgelerine dönerek öğrendiklerini öğretmelidir.

Bu şekilde yorumladığımızda ayette artık bir problem kalmaz. Bazı âlimler bu ayet konusunda birtakım sorunlarla karşılaşıyorlar. Çünkü zamirleri tek bir merciye bağlayamıyor ve problemler ortaya çıkıyor. Bunun sebebi, ayeti cihadla ilgili ve Peygamber’in sahabelerine yönelik olarak değerlendirmeleridir. Biz ise diyoruz ki Peygamber’in sahabeleri de bu ayetin örneklerinden yalnızca biridir. Ayet genel bir hüküm ifade etmektedir ve her döneme yöneliktir. Bizim dönemimiz de aynen böyledir.”

“Dârülilm” Yaz Okulu, “Nefr Ayeti”nin Bir Örneğidir

Ayetullah el-Uzma Subhani, Horasan Rezevi İlim Havzası Müdürü’ne teşekkür ederek şöyle söyledi:

“Horasan İlim Havzası Müdürü Hüccetü’l-İslam ve’l-Müslimin Hayyat’a, bu yaz okulunu hayata geçirdiği için teşekkür ediyorum. Bir girişimde bulunmak başlı başına önemlidir. İnsanların çok sayıda düşüncesi vardır; ancak bunların çoğu tekrarlanan düşüncelerdir. Özgün ve yenilikçi fikirler azdır. Bu çalışma ise bir yeniliktir ve bu ayetin hayata geçirilmesini sağlamaktadır.”

Ayetullah el-Uzma Subhani, Hz. Ali b. Musa er-Rıza’dan (a.s.) nakledilen şu hadise işaret etti:

“'Şüphesiz imamet dinin dizgini, Müslümanların düzeni, dünyanın ıslahı ve müminlerin izzetidir. Şüphesiz imamet, gelişip büyüyen İslam’ın temeli ve yüce dalıdır.'

Bu rivayet imameti son derece önemli ve kapsamlı bir şekilde tanımlamaktadır. İmamet; dinin dizgini, Müslümanların düzeni, dünyanın ve ahiretin salahı ve müminlerin izzetidir. İmamet, İslam’ın temeli ve gelişen dalıdır. Şimdi bakmamız gerekir: Bu hadisin gerçek anlamda hangi imamet anlayışıyla örtüştüğünü nasıl belirleyeceğiz?”

Ayetullah el-Uzma Subhani, Sünnîlerin imamet konusundaki görüşüne değinerek şöyle dedi:

“İmamet konusunda iki görüş bulunmaktadır: Bir görüş Ehl-i Sünnet’in, diğer görüş ise Şiîlerin görüşüdür. Ehl-i Sünnet imameti dinin esaslarından kabul etmez; onu dinin fer‘î hükümlerinden sayar. Onların kelâm kitaplarına bakarsanız, imametin fer‘î meselelerden olduğunu söylediklerini görürsünüz.

Neden imameti fer‘î bir mesele olarak görüyorlar? Çünkü onlara göre hadlerin uygulanması, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak gereklidir. Ancak bunlar bir imam ve yönetici olmadan gerçekleştirilemez. ‘Vacibin mukaddimesi de vaciptir’ kaidesinden hareketle bir öncül oluşturur, bir imam belirler ve yönetimi onun eline veririz ki iyiliği emretsin, güvenliği sağlasın ve diğer dinî hükümleri uygulayabilsin.”

Ayetullah el-Uzma Subhani şöyle devam etti:

“Dolayısıyla onların anlayışına göre imamet beşerî ve siyasî bir makamdır. Tıpkı insanların bir araya gelerek bir yönetici veya vali seçmeleri gibi, Müslümanlar da toplanır, bir kişiyi seçer ve işleri onun eline verirler. Onların anlayışında imamet de böyle beşerî ve insanların seçimine dayanan bir makamdır.

Bu nedenle onların, ‘Eğer imam zalim olursa yine ona itaat edilmelidir; fasık olursa yine itaat edilmelidir’ demeleri şaşırtıcı değildir. Çünkü onların anlayışına göre imam bazen seçim yoluyla, bazen de zor kullanarak ve güç yoluyla iktidara gelir. Hatta zor ve güç kullanarak yönetimi ele geçirse bile yine imam olabileceğini söylerler.”

Ayetullah el-Uzma Subhani, bu konuda bazı Sünnî âlimlerin görüşlerine işaret ederek şöyle söyledi:

“Bütün bunlar onların kelâm kitaplarında bulunmaktadır. İmameti, dinî hükümlerin uygulanması ve güvenliğin sağlanması amacıyla oluşturulmuş beşerî bir makam olarak kabul etmişlerdir. Böyle bir kişi fasık olsa bile ona itaat edilmesi gerektiğini söylemişlerdir.

Onların ifadelerinde şu görüşler yer almaktadır: İmam, fıskı ve zulmü, malları gasp etmesi, insanların dokunulmazlıklarını ihlal etmesi, gücü zayıflatması ve hadleri uygulamaması sebebiyle görevden alınmaz; ona karşı ayaklanmak caiz değildir ve ona itaat edilmelidir. Şaşırmayın; çünkü onların anlayışına göre bu kişi ya seçim yoluyla başa gelmiştir ya da güç ve zor kullanarak insanların üzerinde hâkimiyet kurmuştur.”

Ayetullah el-Uzma Subhani, Sünnî kelâm kaynaklarındaki başka bir ifadeye de değinerek şöyle dedi:

“Onlar, imamın itaatinden vazgeçilmemesi gerektiğine inanırlar. Çünkü ilk dört halifeden sonra gelen yöneticilerin fasık olduklarını, buna rağmen insanların onlara itaat ettiklerini söylerler. Dolayısıyla insanların itaat etmiş olmasını, bu durumun caiz olduğuna dair bir delil olarak kullanırlar.”

Daha sonra Hz. Ali b. Musa er-Rıza’nın (a.s.) imametin konumuyla ilgili hadisine yeniden değinerek şöyle konuştu:

“Şimdi bu anlayışı Hz. Ali’nin (a.s.) sözleriyle karşılaştırın. Rivayette şöyle buyurulmaktadır:

‘Şüphesiz imamet dinin dizgini, Müslümanların düzeni, dünyanın ıslahı ve müminlerin izzetidir. Şüphesiz imamet, gelişen İslam’ın temeli ve yüce dalıdır.’

‘Dinin dizgini’ demek, dinin bütününün onun yönetimi ve sorumluluğu altında olması demektir. İmamet, Müslümanların düzeni, dünyanın ve ahiretin salahı ve müminlerin izzetidir. O hâlde imamet nasıl olur da dinin fer‘î bir parçası ve İslam’ın bir dalı olarak görülebilir?”

Şiîlerin İmamet Anlayışı

Ayetullah el-Uzma Subhani, Şiîlerin imamet anlayışının farklı olduğunu belirterek şöyle söyledi:

“Bizim görüşümüz şudur: İmam, ‘döneminin tek imamı ve Allah’ın hüccetidir.’ İmamı Allah belirler, insanlar değil. Allah, Peygamber-i Ekrem (s.a.a.) aracılığıyla imamı doğrudan insanlara tanıtır.

Peygamber ve imam birbiriyle bağlantılıdır ve biriyle görev sona ermez. Peygamber’in bütün görevleri imamın omuzlarındadır; yalnızca bir istisna vardır. Eğer ‘sadece bir tanesi nedir?’ diye sorarsanız, o da şudur: Teşrîî vahiy, yani yeni dinî hüküm koyan vahiy imama gelmez. İmamet makamında yeni bir şeriat teşri edilmez. Bunun dışındaki hususlarda Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a.) yaptığı görevleri imam da yerine getirmek zorundadır.”

Ayetullah el-Uzma Subhani, imamın özel şartlara sahip olması gerektiğini belirterek şöyle söyledi:

“Bir insanı oturtup onu seçerek yönetimi ona mı vermeliyiz? Yoksa bir kişi güç ve zor kullanarak insanların üzerine çıkıp ‘Ben imamım’ mı demelidir? Hayır. İmamın özel şartları bulunmalıdır. Bir insan ilahi terbiye altında yetişmiş olmalı, tıpkı Peygamber’in ilahi terbiye altında yetişmesi gibi, o kişi de Allah’ın terbiyesi altında yetişmeli ve Peygamber’in yerine getirdiği görevleri yerine getirebilecek bir makama ulaşmalıdır.”

Ayetullah el-Uzma Subhani, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a.) görevlerine değinerek şöyle dedi:

“Peygamber-i Ekrem’in dört görevini zikredeceğim. Peygamber-i Ekrem’in görevi yalnızca vahiy almak değildi; başka görevleri de vardı.”

1. Kur’an’ı açıklamak ve tefsir etmek

Ayetullah el-Uzma Subhani, Peygamber’in (s.a.a.) ilk görevini Kur’an’ı tefsir etmek olarak açıkladı:

“Peygamber-i Ekrem’in görevlerinden biri Kur’an’ı tefsir etmekti. O yalnızca Kur’an’ı okumuyordu; aynı zamanda Kur’an’ı açıklıyordu. ‘Şüphesiz onun açıklanması bize aittir’ (Kıyâme, 19) buyurulduğu üzere, Peygamber’in görevi Kur’an’ı açıklamaktı. Peygamber-i Ekrem, camide ayetleri insanlara açıklıyor ve tefsir ediyordu.

Bu görev de imamın sorumluluğundadır. Peygamber’in Kur’an’ın anlamlarına ilişkin sahip olduğu bilgi ve yetkinliğe imam da sahip olmalıdır.”

2. Yeni ortaya çıkan meselelerin hükümlerini açıklamak

“İkinci görev, daha önce benzeri bulunmayan yeni meselelerin hükümlerini açıklamaktı. Yeni bir mesele ortaya çıktığında insanlar onu Resûlullah’a getiriyor ve hükmünü öğreniyorlardı.

Peygamber-i Ekrem’den (s.a.a.) sonra da yeni olaylar ve meseleler ortaya çıktı ve birçok durumda yeni hükümlere ihtiyaç duyuldu. Çünkü daha önce karşılaşılmamış yeni konular meydana geliyordu. Bunların hükmünü açıklama görevini imam üstleniyordu.

Birinci derecede Kur’an’ın tefsiri, ikinci derecede ise yeni ortaya çıkan meselelerin hükümlerinin açıklanması vardır.

Örneğin mirastaki ‘avl’ ve ‘ta‘sîb’ meseleleri yeni ortaya çıkan konulardandı. Bu tür meseleler ortaya çıkıyor, Resûlullah (s.a.a.) bunları çözüyor ve imamın da aynı şekilde bu görevleri yerine getirmesi gerekiyordu.”

3. Şüphe ve itirazlara cevap vermek

Ayetullah el-Uzma Subhani üçüncü görevin şüphelere cevap vermek olduğunu belirterek şöyle söyledi:

“Resûlullah (s.a.a.) insanların karşısına çıkan yeni şüphelere cevap veriyordu. İmam da yeni ortaya çıkan şüphelere cevap verebilmelidir.”

Peygamber döneminde ortaya atılan şüphelerden bir örnek vererek şöyle konuştu:

“Hristiyanlar Peygamber-i Ekrem’in yanına geldiler ve şöyle dediler:

‘İsa’nın ilah olduğuna dair delilimiz, onun bir babasının olmamasıdır. Eğer insan olsaydı, babasının olması gerekirdi.’

Peygamber cevap verdi:

'Şüphesiz Allah katında İsa’nın durumu Âdem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı.’

(Âl-i İmrân suresi, 59)

Eğer babasının olmaması ilahlık için bir delil olsaydı, insanlığın atası olan Âdem’in İsa’dan daha ilah olması gerekirdi. Çünkü Âdem’in ne babası ne de annesi vardı.”

Ayetullah el-Uzma Subhani şöyle devam etti:

“Yahudiler ve Hristiyanlar bu tür meselelerle geliyor ve çeşitli şüpheler ortaya atıyorlardı; Peygamber de bunlara cevap veriyordu. Dolayısıyla imamın da böyle bir yetkinliğe sahip olması ve insanların karşılaştığı şüphelere cevap verebilmesi gerekir.”

4. Toplumdaki sapma ve yanlışlıkları önlemek

Büyük taklit mercii, dördüncü görevin toplumdaki sapmaları ve yanlışlıkları engellemek olduğunu belirterek şöyle söyledi:

“Bazen bazı sahabeler yanlış işler yapıyorlardı ve Kur’an’da bunun birçok örneği bulunmaktadır.

Abdullah b. Ubey, Peygamber-i Ekrem tarafından bir bölgeye giderek Kureyşlilerin hareketlerini gözetlemekle görevlendirilmişti. Ancak Peygamber’in emrine uymak yerine bir grup Kureyşliyi öldürdü ve geri döndü. Bu olay haram aylardan birinde meydana gelmişti. Peygamber-i Ekrem, toplumda ortaya çıkan bu tür sorunlarla ve yanlışlıklarla ilgileniyor ve bunları düzeltmeye çalışıyordu.

Bedir Savaşı’nda da savaş sona erdikten sonra bir grup insan, esirler almış ve onlardan para almak istemişti. Oysa Peygamber-i Ekrem böyle bir şeye izin vermemişti. Bu tür yanlışlıkları da Peygamber düzeltmiş ve toplumdaki sapmaları gidermiştir.

Dolayısıyla bizim imam olarak kabul etmemiz gereken imamın, Peygamber’in görevlerini de üstlenmesi gerekir.

Eğer bir kişi bu görevlere sahipse, şüphesiz imamdır.”

Sonuç: İki Farklı İmamet Anlayışı

Ayetullah el-Uzma Subhani sözlerini şöyle sürdürdü:

“Böylece iki farklı görüş ortaya çıkmaktadır.

Bir görüş, imameti beşerî bir makam ve belirli bir döneme ait siyasî bir görev olarak görmektedir. Buna göre kim güç kullanarak bu makamı ele geçirir ve dinî hükümleri uygulayabilirse, artık imamdır ve bunun dışında özel şartlara gerek yoktur.

Diğer görüş ise imametin ilahî bir makam olduğunu kabul etmektedir. Bu anlayışa göre imam, ilahî terbiye altında yetişmelidir. Nasıl ki Emirü’l-Müminin Ali (a.s.) çocukluk döneminden itibaren Allah tarafından böylesine özel bir şekilde yetiştirilmiş ve pek çok hakikati Allah’tan öğrenmişse, o da ilahî terbiye altında yetişmiş ve Peygamber-i Ekrem’den (s.a.a.) sonra onun diğer makam ve görevlerini yerine getirebilecek seviyeye ulaşmıştır.”

Etiketler

yorumunuz

You are replying to: .
captcha